Yazılar
HEPİMİZ AZERİYİZ HEPİMİZ MÜBARİZİZ PDF Yazdır E-posta
Yazılar - Denemeler
Yazar ozan39   
Cuma, 03 Eylül 2010 18:07

Gecenin karanlığında kaybolurken görmüşlerdi onu. Arkasından seslendiler, koştular ama yetişemediler. Sabaha karşı Mübariz’in gidişi askeri birlikte yankılanmaya başladığında evine telefon ettiler. Suçlar gibiydi telefonun ucundaki subay. \'\'Yüklü miktarda yanına askeri mühimmat aldı\'\' dedi. Doğaldı akıllarına türlü şeylerin gelmesi. Çünkü zor şartlar altında görev yapıyorlardı sınırda. Büyük bir sinir harbi vardı silahlı harbin öncesinde. Ve sinir harbi silahlı harpten daha tehlikeliydi. ‘’ Ben oğlumu iyi tanırım sınıra gidin’’ dedi babası. O sırada Mübariz’in geride bıraktığı mektubu buldular. Mektupta ‘’ Şehit olursam üzülmeyin vatan sağ olsun ‘’ diyordu. Tarih 19 haziran 2010’du. Mübariz, 22 yaşında bir uzman çavuştu.

 

Mübariz, o gece 1 kilometrelik mayın tarlasını aşarak Ermeni karakoluna baskın düzenler tek başına. Karakoldaki 45 asker ve subayı öldürür. Karakola gelen destek Ermeni kuvvetleriyle de 5 saat çarpışır, sabaha karşı şehit olur. Tabi olaydan sonra piyasa karışır Ermeni sınırında. Ermenilerin sınırda görev yapan komuta kademesi değiştirilir. Azerbaycan, Mübariz’in teslimi için Kızılhaç’a başvurur ama sonuç alamaz. Ardından devreye Kafkas Müslümanlarının lideri Allahşükür Paşazade girer ve Rus Ortodoks kilisesi patriği Kiril ile görüşür ama o da sonuç alamaz. Dünya doğal olarak kayıtsızdır, suskundur. Dahası Türkiye’de suskundur.

Olayı internette öğrendiğimde olay üzerinden 50 gün geçmiş, İlham Aliyev Mübariz’i milli kahraman ilan etmişti. Ertesi gün Türkiye’nin en çok satan gazetelerinin birinde küçücük bir kutu içinde Mübariz İbrahimov’a ‘’ Palmali şirketler grubu yöneticisi Azeri iş adamı Mübariz Mansivov, geçtiğimiz günlerde Karabağ‘da yaşanan bir olay sonucu ölen bir askerin adını ekim ayında denize indirilecek tankerine vereceğini açıkladı’’ şeklinde yer veriyordu. Günler sonra da bir gazete Mansimov ile yaptığı röportaja bir sayfa ayırarak, Türkiye medyasının Türk dünyasına olan duyarsızlığını bir nebze örtmek istercesine davranacaktı. Şu ana kadar da televizyonlarda herhangi bir haber geçtiğini görmedim.

Odnoklassniki.ru adlı Rus sosyal paylaşım sitesinde konulan fotoğraflarla medyaya taşınan bu olay, bugün bile hala Türkiye zihinlerinde yer etmiş değil. İster istemez ‘’ Böyle mi kurulacak Türk birliği?’’ diyor insan. En çok kanıma dokunan şey, Mübariz İbrahimov’un ölüsüne yapılmış işkence fotoğrafları. Ve günlerce Mavi Marmara diye yırtınanların ses etmemesi. Kaldı ki ben bu olaydan haberdar olduklarından da şüpheliyim.

Elinde tabancayla, eski İsrail Shin Bet ajanı Filistinli\'nin Türkiye Tel Aviv büyükelçiliğini basması olayının son dakika haberi olarak verildiği yurdumda, Mübariz İbrahimov olayından 50 gün sonra haberdar olmamız ne kadar acı. Neden korkuyorlar? Türk gençleri Mübariz’i örnek alır ve onun gibi davranır diye mi? Açılım süreciyle okşanıp semirtilen Kürt şovenizmi zedelenir diye mi? Türk bilincinin ön plana çıkmasıyla Arap kültür faşizmi gölgede kalır diye mi? Sokağa dökülen duyarlı vatandaşlar, yüze göze bulaşmış Gazze misyonunun, o karanlık zihinli taraftarlarının yaptıklarını sokaklardan, caddelerden aydınlıkla bir anda siler diye mi? Birilerinin güvenoyu gibi görünen anayasa referandumu ve çapsız polemikleri gündemden düşer diye mi? Birilerinin çarpık ilişkisi, selüloitleri, mayolu görüntüleri unutulur diye mi? Olabilir. Çünkü damarlarında Türk kanı dolaşan herkes an gelip bir Mübariz olabilir. Bu olay da gösteriyor ki, en büyük düşman medyanın kendisidir.

Mübariz’in Karabağ’da gerçekleştirdiği bu olay, 1. Dünya Savaşı döneminde Karsta yaşanan Avcı Mahmut olayını hatırlatıyor bana. Avcı Mahmut, birliği basan Ermeni çetelerine karşı iple kumanda ettiği mavzerlerle askeri kışlayı gece yarısına kadar savunuyor, cephanesi bitince de şehit oluyor. Yine Köprülüzade Ahmet paşa’nın 1648’de Kandiye kalesini kuşatması sırasında bir lağımcı Levend, kendini bir fıçı bomba ile kalenin dibine atıp bir gedik açıyor ve açılan gedikten giren Osmanlı ordusu kuşatmanın 219. gününde Adayı ele geçiriyor. Ve hepimizin bildiği Kürşat… yanındaki kırk çerisiyle sağanak yağmurun ardında hiç düşünmeden Çin ordusunun arasına dalıp Çinlilerin gözünü korkutuyor, esir Türkleri serbest bıraktırıyor ve Türklerin yeniden devlet kurmasının önünü açıyor. Yakın tarihimizin en büyük kahramanı Mustafa Kemal Atatürk’ü anlatmaya gerek yok sanırım.

Bu yaman gözü karalık kanımızda var bizim. Atamızın dediği gibi ‘’ Beni olağanüstü bir kişi olarak yorumlamayınız. Benim doğuşumdaki tek olağanüstülük, Türk olarak dünyaya gelmemdir.’’ Neslimizdeki bu fevkaladelikler Türklüğümüzden gelmektedir. Mübariz İbrahimov olayında görüldüğü gibi Türk dünyasının şiarına doğrultulmuş her türlü gayri nizami harp unsuruna rağmen Türk ruhu yüzyıllardır yaşıyor içlerde.

Hatırlattığın için sağ ol Mübariz. Geçte olsa yeniden anladık hissettik Türklüğümüzü. Borcumuzu hatırladık. Bizi bağışla.

 

 

 

 

 

Ozan AKARSU

18.08.2010

12:44

 


Cuma, 03 Eylül 2010 18:36 tarihinde güncellendi
 
Atatürk Ordular İlk Hedefiniz Akdenizdir. İleri Dediği Halde, Türk Ordusu Niçin Eğe Ye Gitti? PDF Yazdır E-posta
Yazılar - Makaleler
Yazar yalnıztepe   
Çarşamba, 01 Eylül 2010 00:45

30 Agustos zafer bayramı dolayısıyla sizlerle paylaşmak istediğim bir konu var.
Bu konuyu Araştırmacı-gazeteci yazar Hulki Cevizoğlu gündeme almıştı.Bu konuyu güncelleştirmek istedim.

Tarih meraklılarının dikkatini çekecek sorular vardı.Bu dört soru şuydu?

1-Atatürk Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri! dediği halde, Türk
Ordusu niçin Egeye gitti?
Atatürk Afyon Kocatepe'de
2-Atatürk Ağustos ayında niçin paltoyla dolaşıyordu?


3-Türkiye'nin İngilizce tam karşılığı gerçekten Turkey(hindi) mi?

4-Ortadoğu diye bir bölge var mı?

Bu sorular ve cevaplarından bazıları kendimizce merak edilmiştir.Ama resmi tarih ne söylüyorsa doğru söylüyor hazır bilgi  doğru olur varsayımıyla  sormak ve öğrenmek istememişizdir.

Ama Ordular ilk hedefiniz Akdenizdir ileri!emri düşünülmeye değer.Akdeniz in Türk kara suları olması ve Atatürk'ün tarih bilinciyle bunu bilerek söylemesi çok anlamlıdır.

Bu sorulara cevap ararken Hülki Cevizoğl'nun kaleminden bu önemli soruların cevabını okuyalım.Ve düşünelim.Milli değerlere gereken önemi veriyoruzmuyuz?
En önemlisi İngiltere niçin Türklerin yaşadığı bu ülkeye Turkey diyor.Ve biz bunu değiştirmeye gayret etmek istemiyoruz.
Kendileri için" Grea"t büyüklüğü uygun gören zihniyet niçin bize Hindi demeyi yeğliyor?
Bugün Türkiye'de yapılan 2010 FİBA DÜNYA BASKETBOL
şampiyonası tanıtıcı flamasında bizde Turkey yazmayı uygun görmüşüz! Bizlerde Turkey demekte hiçbir sakınca görmeyecek duruma gelmişiz.



Sayin Cevizoglu’nun Kalemiyle

İlk sorunun yanıtını uzun süre kendime sormuş, yanıtını bulamamıştım.
Üstelik pek çok kişiden de doğru yanıt alamamıştım. İşin kötüsü, birçok
insan bu durumun farkında bile değildi!..
Ortaokuldan bu yana hepimiz, kendi tarihimizin en önemli noktalarını bile,
ezberleyip durmuştuk. Daha doğrusu, bizlere ezberletmişlerdi.
Mustafa Kemal, ordularımıza Akdeniz'i hedef gösterirken, niçin düşmanı
9 Eylül'de Ege'de denize dökmüştük?.. İşte yanıtı:

Yunanlılar, Akdeniz'in bu kısmına 'Ege Denizi adını takmışlar,
bölgedeki Yunan egemenliğini ve haklarını belirtmek maksadıyla ısrarla Ege
Denizi deyimini kullanmaya başlamışlardı. Mustafa kemal Paşa, özellikle bu
adı kabul etmediğini belirtmek için 'Akdeniz' deyimini
kullanmıştı(Artuç, İbrahim, Yeniden Doğuş-Türk Kurtuluş Savaşı, Kastaş
Yayınevi, 2.Cilt, s.471) (Ansiklopediler de, Ege'nin Akdeniz\''in bir kolu
olduğunu yazıyor)

Gördünüz mü Atatürk, Venizelos'la(Batı'yla) iyi ilişkiler kuruyor ama,
Batı'nın emperyalist kavramlarına, bırakın boyun eğmeyi, ağzına bile
almıyordu!..
Avrupalı'ya çok güzel ders değil mi!..
İşte Atatürk'ün tarih bilinci.. İşte bizdeki zavallılara ders!..
Şimdi başka soru çıkıyor. Niçin biz, bugün hâlâ Yunanlılar'ın egemenlik
hakkı güttüğü bu denize onların ağzıyla Ege Denizi diyoruz? Çünkü,
birçok alanda olduğu gibi, kültür ve tarih alanında da köşeye
sıkıştırılmışız.
İkinci soru ise, Ağustos ayında Atatürk'ün niçin palto giydiği idi.
Yılın en sıcak ayında Büyük Taarruz'u gerçekleştiren Mustafa Kemal, şubat
ayı gibi paltoyla dolaşıyor ama bunu kendimize hiç sormuyorduk.
Bu yıl 25 Ağustos'ta Türkiye İttifakı çerçevesinde gittiğim
Kocatepe'de gerçeği yaşadım. Cevap çok basitti!
Yılın en sıcak ayında bile Kocatepe, soğuktu. Gündüz de soğuk, harekâtın
başladığı sabah vakti de.

BİZ İNGİLTEREYE FARE DİYOR MUYUZ?

3.soru şuydu: İngilizler niçin Türkiyeye, anlamını bozarak, yani
Türkler'in yaşadığı yer anlamında değil de, hindi anlamında Turkey diyorlar?
Turkey kelimesi, İngilizler'in uydurduğu bir kelime. Biz de, bizi
aşağılamak için İngilizler\'in ortaya attığı bu kelimeyi doğruymuş gibi almışız! Tarih bilincine bakın! Yıllardır bizi yönetenlere bakın!..
İngiltere de dahi bir çok ülke, kendisini great(büyük) olarak
tanımlarken, bizi aşağılamak için (Kurtuluş Savaş'nda, Lozan'da onları da ezmiştik!..) böyle bir kümes hayvanı adı takmışlar. (Bu konu, bir program konusu olacak kadar uzun irdelenebilir.)
Sonuç olarak İngiltere'nin kendisi great(büyük) biz ise, hindi!
Ne onursuz bir yaklaşım. Biz onlara fare desek, ne diyecekler acaba?
Tıpkı, Ege Denizi kelimesinde olduğu gibi, ülkemizin İngilizce adında da onurlu ve tarih bilinci ile yaklaşmamışız konuya.
Bir hatırlatma. Köleler ülkesi anlamına gelen Habeşiştan kelimesini atan
bir ülke adını düzeltti ve Etiyopya yaptı. O tarihten sonra da, bu
kelimeyi kendisi kullanmadığı gibi, yurt dışından gelen ve üzerinde
Habeşiştan yazan hiçbir postayı kabul etmedi.
Yine, sömürgeci İngiliz zihniyetinin bir başka yansıması da, 4.sorumuzda
idi: Ortadoğu diye bir bölge var mı?
Ortadoğu bölgesi, Türkiye\ye göre Ortadoğu değil. Bu da, İngilizler'inkendi bulundukları bölgeden dünyayı tanımlamalarına dayanıyor. Oradanbakınca, söz konusu bölge doğunun ortası yani ortadoğu; daha uzağı, dahadoğusu ise Uzakdoğu!..
SORULARIN ALTINDAN ÇIKAN GERÇEK!..
Bakalım bu basit soruların altından neler çıkacak? demiştim. Nelerçıktığını gördük: İçimize kadar, beynimize kadar işlemiş sömürgecilik!..
En basit soruların altından dahi neler çıkıyor değil mi?..

Perşembe, 02 Eylül 2010 14:35 tarihinde güncellendi
 
Balkanlarda Ezanı Susturma Politikası -13 PDF Yazdır E-posta
Yazılar - Makaleler
Yazar ozan39   
Salı, 31 Ağustos 2010 19:50

1945 yılının nisanında harabe halindeki Belgrad sokaklarında gayet iyi giyimli bir Türk, Türkiye Büyükelçiliği kapısı önünde durduruldu. Kapıdaki sivil kıyafetli asker ona nereden geldiğini sordu. Büyükelçiyle randevusu yoktu bu Türkün fakat büyükelçi onu mutlaka dinleyecekti. Çünkü Makedonya’da yaşayan Osmanlı yadigârı Türklerden önemli haberler getirmişti. Kapıdaki görevli asker ne olduğunu sorsa da Makedonya Türkü tek kelime etmedi. Nihayet birkaç dakika sonra Türkiye’nin Belgrad büyük elçisi Kamil Koperler’in karşısındaydı.

Saatlerce dinledi Kamil Koperler bu Türk’ü. Türk anlattıkça derin düşüncelere dalıyor, kurgular üretiyor, planlar yapıyor fakat bir türlü işin içinde çıkamıyordu. Hayatında ilk defa bu kadar aciz hissetti kendini ama duyduklarına kayıtsız kalamazdı. O gece Makedonya misafiri Türk büyükelçilikte misafir edildi. Savaş yüzünden telgraflardaki şifrelerin yanlış anlaşılmaması için sabaha karşı Ankara’ya ancak bir telgraf metni hazırlanabilmişti.

Birkaç saat sonra gün ağardığında misafir Türk, Büyükelçinin odasına çıktı. Saatlerce Ankara’dan gelecek cevabı beklediler. Bir yandan korkulu diğer yandan umut dolu hayaller zihinlerini meşgul ediyordu. Akşam saatlerine doğru telgraf görevlisi zarf içinde haberi Koperlerin masasına getirdi. Zarfı açmadan önce büyükelçi şöyle bir süzdü görevliyi. Cevabı anlamıştı fakat zarfı açmalıydı.

Perşembe, 02 Eylül 2010 15:11 tarihinde güncellendi
 
Şiiri İnceleme Edebi Tenkit, Bahateddin Karakoç, Kepez PDF Yazdır E-posta
Yazılar - Eleştiri
Yazar şahamettin kuzucular   
Cumartesi, 21 Ağustos 2010 13:09
Kepez

Ansızın bir karasu iner
Deniz fenerinin gözlerine
Fener kör olur.
Ve ağır ağır uyanmaya başlar
Deniz dibinin devleri
Koç sürüsü dalgalar toslaşır gerine gerine
Ötede yıkkın bir balıkçı köyünün çiçeksiz evleri
Evler ki denizlerde olup bitenleri bilmez
Bense bu kaderi iyi bilirim
Benim adım Kepez…

Yıldızlar olmadı mı, dolunay olmadı mı
Gökyüzü de kördür.
Yüreğindeki kara bulutlar
Durmadan yıldırımlar kusar
Yorgun bir gemi oturur kayalara
Karışır birbirine dua ve küfür
Korkuysa şapkasını her zaman
Kapkara bir dala asar
Bir yosun tarlasında dinlenirken
Gördüm ölümü kaç kez
Selâm verip geçti gülümseyerek
Ben korkusuz Kepez…

Kaç sünger ve inci avcısının
Kanına girdi bu denizler
Kaç taze gelin ihtiyarladı
Bu ufuklara baka baka
Her sabah
Neşeli bir ıslık aydınlığına
Evden çıkıp gidenler
Ya döndüler ya da hiç dönmediler
Yaralı akşamlara
Yalnız kalmayınca aç kalmayınca
Oğlak, kuzu melemez
Ben ne dramlar yaşamışımdır bu kıyıda
Ben Kepez…

Mutlu insanlar da gördüm
Gelip kollarımın arasında sevişen
Ama uzun sürmedi
Şıngır mıngır kristal ömürleri
Ne çığlıklar işittim rüzgârlardan
Mevsim mevsim değişen
Hele de yitik ekmekler gibi ayrılık türküleri
Tedirgin martıların
Kanatları vururken gez
Ben dilsiz bir görgü tanığıyım
Benim adım Kepez…

Gün kısalır,
Bir gece de değişir renk renk haritam
Gün uzar,
Sızlayan süslü bir göğüstür Tarih-i Kadim
Sırdır, ayıptır
Gördüklerimin hepsini anlatamam
Gemiler gelip geçerken
Kaç dilden hüzünlü şarkılar dinledim
Gül yanaklı, lâle dudaklı
Ne güzeller gördüm gitti gelmez
Ben hep aynı yerde beklerim
Benim adım Kepez…

Bazen denize küser de
Gökteki yıldızlarla konuşurum
Bazen gidemediğim yerleri okşamak isterim
Bulamam ellerimi
Ay doğarken başlar
En uzun süren sarhoşluğum
Asırlar kemirse de
Koparamazlar zincirlerimi
Kimse kirli ayaklarıyla
Üzerimi tepeleyemez
Ben beş vakit
Sabrın gül suyuyla yıkanırım
Benim adım Kepez…


KEPEZ ŞİİRİ, İNCELEME VE EDEBİ TENKİT

TARZ, ŞEKİL VE DİL İLE İLGİLİ HUSUSLAR.

Görende mi hüner görünende mi?

Isırgana baksam sümbül görünür.

B. Karakoç, “Eylüle gazel”, Ben Senin Yusuf’un Olmuşum, 2006.

Kepez eş sesli bir kelime olarak iki anlama gelir. Tavuk veya horozların başları üzerindeki kırmızı et parçası. Deniz kenarlarındaki dik kaya, yalıyar. Şiirde kastedilen anlamı elbette ki yalıyar olmaktadır.


Şiire şeklen göz attığımızda ölçüsüz, serbest tarzda yazılmış bir şiirdir. Bu haliyle ilk örneklerini Ercüment Behzat Lav ve Nazım Hikmetle görmeye başladığımız Garipçiler ve Orhan Veli ile teorisini bulan I. Yeni tarzının şekil özelliklerini taşımaktadır. Fakat Kepez şiiri

Hayalden, şairanelikten kaçınan, ahenk kaygısı gütmeyen, sıradan konulara yönelip nükteye sığınan, Garip tarzı serbest şiirden tam da bu yönlerden uzak duran bir şiir görünümündedir.

Kepez şiiri her şeyden önce kuru bir nükte, ahenksiz bir söylem, imgeden uzak ve şairanelikten kaçınmaya çalışan bir şiir görünümü arz etmez. Şiirdeki konu Garip şiirinin özellikle kaçındığı sanatsal söyleyişe ve düşünme biçimine yönelmeye özen göstermektedir. Bu açıdan bakılınca şiir içerik anlayışı olarak Garip şiirinden uzakta durmaktadır.

Şiir, II. Yeni şiir anlayışında gözüken bildik cümle kurgularını bozarak, alışılmadık bağdaştırmalar yoluyla her okuyanın farklı anlamı ve imgeyi tahayyül edeceği faraziyesine dayanan dizeler oluşturma derdinde değildir.
Şiirdeki dizeler Türkçenin cümle kurma mantığına aykırı olmayan şiir dizeleridir. Şairin, mısraların dizgi yapısıyla, cümle öğelerinin sıralamalarıyla oynadığını söyleyemeyiz. Şiirin dizeleri Türkçenin cümle ve dize kurma kaidelerine aykırı düşmeyen mısralardır. Şair, serbest çağrışımlar yaratmaya dayalı alışılmadık söz dizilerinden, alışılmadık kurmaca imgeler oluşturma amacında değildir. Şiirde birbirine bağlı olmayan, anlam ve imge parçaları gözükmemekte, aksine şiir tek bir imaj kaynağına bağımlı olan konu bütünlüğüne sahip görünmektedir. Şiirde oluşan tüm imgeler, tefekkürler, benzetmeler, anlam ve diğer unsurların hepsi “ kepez” imajının çerçevesi içinde kalan veya bu uyarıcıdan alınan duyumsamaları tamamlayan, birbirine bağlı halkalar şeklindedir. Kısaca şiir, II. Yeni tarzının veya 1980 sonrası II. Yeni şiiri yelpazesinin de ruhuna aykırı bir içerik ve bakış açısı taşımaktadır.


Aslına bakarsak, şairin şu tarza benzesin veya benzemesin derdinde olmadığı sadece serbest yazmayı tercih ettiği söylenebilir. Şekil ve şiir anlayışı çerçevesinden baktığımızda Kepez şiiri şairine özgü veya anlam derinliğine, ahenge, lirizme ve mantık ölçülerinde kolay anlaşılabilir imge ve benzetmelere itibar ederek serbest şiir tarzında bir şiir yazmıştır. Bu bakımdan Ümit Yaşar Oğuzcan, Bedri Rahmi ve Hisarcılar gibi şairlerin serbest şiir anlayışına daha yakın bir çizgide yazılmış bir şiirdir.

Yeniliklere açık olma fikrinin tecellisi şirin şekli anlayışından açıkça görülmektedir. Şiirin geleneklerden kopmayan yanlarını şiire serpiştirilen ahenk unsurları, rast gele de olsa mısra sonlarına dağılan ses benzerlikleri, sık sık kullanılan ikilemeler, mecazlar, teşhis ve intak gibi söz sanatlarını kullanmaya gösterilen eğilimlerden belli olmaktadır. Halk ve divan şiirimizin bu karizmatik unsurlarının Kepez şiirinde özellikle kullanıldığı dikkatten kaçmaz.

Şiirdeki betimlemeler Anadolu insanın anlık yaşam kesitlerinden başka anlık kesintiler görmek istemeyen bir ressamın anlatımı şeklindedir.” Koç sürüsü dalgalar toslaşır gerine gerine… Kaç taze gelin ihtiyarladı… Oğlak, kuzu melemez, yitik ekmekler gibi ayrılık türküleri… Gül yanaklı, lâle dudaklı… Ben beş vakit, Sabrın gül suyuyla yıkanırım.”

Şair, ” Karasu inmek, kanına girmek, üzerini tepelemek” gibi klasik deyimlerden faydalandığı gibi özgün deyimler de üreterek öz dile katkı sağlama çabası içindedir.” Yıldırım kusmak, sızlayan süslü göğüs, yaralı akşamlar, ıslık aydınlığı, şıngır şıngır mıngır kristal ölüm,”

Şairlerin deyim üretmelerinin dile olan katkısını düşündüğümüz zaman şairin bu husus için özel bir gayret sarf ettiğini daha iyi anlarız. Dilimizin öz kurallarına uygun deyimler kullanmak ve üretmek çabası da şairin geleneksel şiir mantığına yatkınlığına, hatta sahip çıktığına delalet teşkil eder.” Şiiri resim ve müzik ile karıştırmamak gerekir” düşüncesinde olan Garip şiirinin aksine kepez şiirinde renkli resimler vardır. “ Eski şiirdeki dize ve cümle kurguları terk edilmelidir. Mısra veya kelime güzelliği yerine, şiirde bütün güzelliği aranmalıdır” .”( 1993\'E GİRERKEN TÜRK ŞİİRİNE GENEL BİR BAKIŞ, Doç. Dr. Gıyasettin Aytaş) şeklinde özetlenecek ilkelerine aykırı bir tutum içindedir. B. Karakoç’( diğer şiirlerinde de gözüktüğü gibi ) mısra güzelliğine Y.Kemal’in : “ Her mısranın bir şahsiyeti vardır.” Düşüncesine yakın hareket ettiği, Türkçenin yöresel ağızlarında veya eski metinlerde Türkçe kökenli olup da günümüzde unutulmaya meyl etmiş kelimelerini bulup bulup şiirlerine yerleştirdiğine şahit oluruz. Toslaşmak, gerinmek, yıkkın, melemek kelimeleri bu tespiti destekleyen bu şiirinden verilebilecek örneklerdir.

Buna mukabil B. Karakoç’un divan şairlerimizin kullanmayı sevdiği yabancı kökenli kelimelerden özenle kaçınmaya çalıştığı iddia edilebilir. Karakoç’u sade, sıcak ve duru dilinde Arapça ve Farsça kökenli kelimelere çok az rastlanılır. Karakoç kelimelerin kimliğine önem veren Türkçe kimliğe sahip kelimeleri kullanmaya özen gösteren, üstelik unutulmuş olanları hatırlatmaya, yeniden kullanıma sokmaya çabalayan bir şairdir. Bu çaba diğer şiirlerinde daha bariz bir şekilde ortaya çıkar. Onun şiirlerinde yerli hayattan enstantanelere ve bu niyetle seçilmiş kelimelere çok rastlarız. “ Avaz ettim geri geldi / Bir o dağdan bir bu dağdan… Çif çift uçar boz üveyik /Çiğdem, kekik ve güneğik” ( Ben senin Yusuf’un Olmuşum, Dolunay yayınları, 2006, Avazıma adlı şiiri shf. 88 )

Kimler kesmiş ise kiraz dalını

Hoyrat kesip yol üstüne sermişler

Geçip gider yâr salını salını

Bellidir ki beni yâre yermişler

( Ben senin Yusuf’un Olmuşum, Dolunay yayınları, 2006, Bana Vermişler, şiiri, shf 84 )


Divan şiiri geleneğinden gelen kelimelere bir süs veya çeşni gibi bakan Karakoç’un bu kelimelerden dile yerleşmiş olanlarını tercih ettiğini söyleyebiliriz. Bazen da aşağıdaki beyitte olduğu gibi divan ve mahalli dilden kelimeleri bir araya getirerek ilginç konseptler oluşturur.


Karakoç firkatten davacı olma

Sübut delili az dilde naçarız.

Bir yanda Avşar bozlağı, öbür yandaysa çiğan var/ Özünü sözünü pişir, vaktin varsa azık devşir/ ( Sürgün Vezirin Aşk Neşideleri- 2004, shf.25 ) Derdime derman ararken gördüm ki derman da naçar/ Yıkandım kırklar gölünde tertemiz didâra geldim.( a.g.e. shf. 33 )

Gönlüm toprak dilim çapa ölsem düşmem senden sapa/ Aşkım ateşim serâpa, haramdan nihan bilirim. ( a.g.e. shf.38 )


Şiirlerine baktığımız zaman Karakoç’un değişik şiirlerinde beyit, dörtlük ve bend gibi farklı nazım birimlerinin hepsinden kullandığını görürüz. Azımsanmayacak sayıda serbest tarzda şiirler yazan Karakoç’un hece ölçülü beyit sistemi ile yazdığı şiirlerinde divan şairlerinin dil, mazmun ve zevk anlayışını hatırlatan kimlikteki kelimler hatta tamlamalar da kurduğu gözden kaçmaz. Bu yüzden de Karakoç’un Türk şiirine mal olmuş şiir sistemlerinin hepsine saygı duyduğunu birine meyl edip diğerini küstürmemeye özen gösterdiği anlaşılır. Türk şiirinin geleneksel veya modern olan her şiir tarzına değer vermesi Hisarcıların tutumlarını yansıtmaktadır.

Halk ve divan şairlerimizin ahenk ve ritim yaratmak için kullanmayı çok sevdikleri ikilemelere Kepez şiirinde oldukça yoğun olarak rastlarız. “ağır ağır uyanmaya başlar, toslaşır gerine gerine… Yıldızlar olmadı mı, dolunay olmadı mı, ufuklara baka baka, Ya döndüler ya da hiç dönmediler, Yalnız kalmayınca aç kalmayınca, Şıngır mıngır, Mevsim mevsim, renk renk, “ Halbuki , şairanelikten, ahenkten kaçınan Garip ve II.Yeni şairleri, şiir dilindeki bu tip unsurlardan bilhassa kaçınmışlar, bu tip unsurların modernlik anlayışlarına ters düştüğüne inandıklarından, bu unsurları kullanmamaya özen göstermişlerdir.


AHENK UNSURLARI

Aruz ölçüsünü kullanıp kullanmadığına dair bir tespitte bulunmamış olsak da kimi şiirlerinde gazel ve mesnevi kafiyeleşiş şekilleri de dâhil, Türk şiirine mal olmuş her şiir stilinde yazan bir şairdir. Netice olarak modern ve geleneksel tüm şiir tarzlarımıza değer veren bir yaklaşım sergiler. Ahenk anlayışı ise divan ve halk şiirimizin beğenisine yatkındır. Karakoç kesinlikle şiirde ahenk için hassasiyet gösteren, şiirde ahenge çok önem veren bir şairdir. Serbest veya ölçülü tüm şiirlerinde ahenge verdiği önem bariz bir şekilde ortaya çıkar.

Karakoç’un şiirlerinde ahenk oluşturma yöntemleri binlerce yıldır şiirimizde denene denene öğrenilmiş ve niteliği kanıtlanmış geleneksel usullere dayanır. Bunlardan birisi- yukarıda zikredildiği gibi- şiirlerinde ikilemelere bu maksatla yer vermiş olmasıdır. Karakoç, ölçülü ve ya ölçüsüz pek çok şiirinde ikilemeleri melodik bir unsur olarak kullanmayı seven bir şairdir.

Evden çıkıp gidenler
Ya döndüler ya da hiç dönmediler
Yaralı akşamlara
Yalnız kalmayınca aç kalmayınca
Oğlak, kuzu melemez

Örneklerde görüldüğü gibi B. Karakoç, Kepez şiirinde ikilemeleri bir ahenk unsuru olarak kullanmıştır.

Kepez şiirinde serbest şiirin ruhuna uygun bir düzensizlikle serpiştirilen ses benzeşmeleri ahengi sağlayan diğer bir unsurdur. Kepez şiirinin bentlerindeki mısraların son seslerinde ses benzeşmelerinin veya rediflerin olduğunu görürüz.

Bir gece de değişir renk renk haritam
Gün uzar,
Sızlayan süslü bir göğüstür Tarih-i Kadim
Sırdır, ayıptır
Gördüklerimin hepsini anlatamam
Gemiler gelip geçerken
Kaç dilden hüzünlü şarkılar dinledim
Gül yanaklı, lâle dudaklı
Ne güzeller gördüm gitti gelmez
Ben hep aynı yerde beklerim

Ses benzeşmeleri mısra içindeki kelimler veya birbirini izleyen mısralardaki kelimler arasında da görülür. “…değişir… göğüstür…sırdır, ayıptır, gül yanaklı, lale dudaklı “

İnce işçilikler halinde tasarlanan buna benzer ahenk ve ritim örgüleri şiirin tümünde ve değişik, seslerle sağlanmıştır. Şiirin her bir bölümünde farklı sesler, heceler ve kelimelerin içindeki uyumlu seslerle bu uygulamanın sürdürüldüğü gözden kaçmaz. Hatta yer yer aliterasyonlardan ve asonanslardan da söz etmek gerekecektir.

Kısaca kepez şiirinde ahenk oluşturmak için her türlü ahenk oluşturma metotlarına başvurulmuştur denilebilir. Şairin, ahenk karşısında kayıtsız bir tavır içinde olmadığı, hatta ahenge bir hayli önem verdiği anlaşılır.

ŞİİRDEKİ SÖZ SANATLARI

B.Karakoç’un bu şiirde söz sanatlarına başvurmak için özel bir çaba içerisinde olduğunu iddia etmek istemiyoruz. Fakat her şeyden evvel soyutları somutlaştırmak amacını öne çıkaran şiirlerde söz sanatlarını kullanmak şiir için olmazsa olmazlar haline gelmektedir. Hissiyatın fikre dökülmesi eylemine öne çıkaran şiirlerde benzetmeler, mecazı mürseller, istiareler, teşhis ve intaklar şiirde kendiliğinden oluşuvermektedir.

Kepez, şairin kendisi ile özdeşleşen teşhis ve intak olarak karşımıza çıkar. Kepez ile kendisini özdeşleştiren şair, şiirin başından sonuna kadar temsili bir istiare halinde kepez imacı ile yalıyarların dilinden kendi hissiyatını aktarıp, konuşturup, düşündürmektedir. Kepez, şiirde konuşan, düşünen, aynı zamanda şairi temsil eden bir kavramdır.

Ansızın bir karasu iner
Deniz fenerinin gözlerine
Fener kör olur.
Ve ağır ağır uyanmaya başlar

Mısralarda görüldüğü gibi şiirin pek çok yerinde teşhis ve intaklara başvurulmuştur. Gözlerine karasu inen, uyanan, kör olan fener; kepez gibi teşhis ve intak sanatına maruz kalan bir varlık haline getirilmiştir. Şiirde “ karasu inmek “ gibi deyimlerde bulanan mecazlara yer vermesek bile, şiirin genelinde mecaz ve mecaz sanatı dallarına sık sık başvurulmuştur.

“Evler ki denizlerde olup bitenleri bilmez” Evler, sözcüğü ile mecazı mürsel yapılmıştır. Ev söylenmiş içindeki insanlar kastedilmiştir.

“Koç sürüsü dalgalar toslaşır gerine gerine” mısrasında, dalgalar koç sürüsüne toslaşmaları yönünden benzetilerek bir teşbih yapılmıştır.

“Gökyüzü de kördür

Yüreğindeki kara bulutlar
Durmadan yıldırımlar kusar”

Gökyüzünün kararmasını kör olmaya teşbih yaparken, yürek ve kusmak kelimelerinde mecaza başvurulmuştur. “Bir yosun tarlasında” kayalardaki yosunlar tarlaya benzeterek yine teşbih yapılmıştır.” Gördüm ölümü kaç kez /Selâm verip geçti gülümseyerek” denizdeki fırtınalar, ölüme; fırtınaların, yalıyarların önünde boy göstermesi selam veren insana benzetilir. Bu dizelerdeki istiareler gibi şiirde çok sayıda istiare ve teşbih bulunmaktadır.

Şiirde duyular arasında veya insandan doğaya, doğadan insana yapılan ada ad ve duyu aktarmalarına sık sık rastlanılmaktadır. Örneğin: “Neşeli bir ıslık aydınlığına” dizesinde işitme duyusunun özellikleri görme duyusuna aktarılmıştır.” Ne çığlıklar işittim rüzgârlardan” mısrasında ise insandan doğaya yapılan aktarmalar gözükür. “Sızlayan süslü bir göğüstür Tarih-i Kadim” dizesinde olduğu gibi örnekler çoğaltılabilir.

“Asırlar kemirse de
Koparamazlar zincirlerimi
Kimse kirli ayaklarıyla
Üzerimi tepeleyemez
Ben beş vakit
Sabrın gül suyuyla yıkanırım
Benim adım Kepez…”

Dizelerinde ise ad ve duyu aktarmalarının yanı sıra kayaların dalgalarla yıkanmasını abdest almakla da ilişkilendiren anlam oyunları ve söz sanatları dikkati çeker. “Kimse kirli ayaklarıyla üzeri tepeleyemez” dizesinde mısra boyutuna ulaşan ihamlı bir söyleyiş vardır. Yalıyarların yosun tutan ıslak üzerlerine basmak ve gezinmek zordur. İlk görünen bu anlamının yanı sıra; şair “ kirli ayak “ ve “ kirletemez” mecazıyla onurlu ve inançlı duruşunu da izah etmektedir. Şiirin anahtar düşüncesi ve mizaç belirteci de bu mısralar içindedir.


ŞİİRİN ANLAM VE İMGE ANALİZİ.

Kepez( yalıyar- deniz kıyılarındaki dik kayalar ) şiirin anahtar kavramıdır. Şiir, yalıyar kavramından ve yarattığı çağrışımlarından gelen hissi, fikri ve imgesel yelpazelenmelerin açımlına dayanır. Bu bakımdan KEPEZ kavramı şiirin mihengi noktasını oluşturan, şiirin, imge, fikir, his, gözlem ve betimleme unsurlarını uyandıran temel uyarıcıdır. Kısaca şiir içeriğindeki tüm unsurlarının hareket noktasını bu uyarıcıdan alır veya bu kavrama dayandırır.

Yalıyar betimlemesi yapılıyorken şairin yalıyarla özdeşleştiğini, hayatına dair tüm edinimleri, deneyimleri, tecrübeleri, gözlemlerini, Kepezin dilinden aktardığını görürüz. Bu yüzden de kepezin kendisi şair, şairin kendi kepezdir.

Dizeleri gerçek anlamlarıyla düşündüğümüzde deniz kıyısında bir yalıyarın görüp, şahit olduğu tabiat olaylarıyla, insanların yaşamlarına dair izlenimlerin betimlendiği gözükür. İnsanların ve cansızlar âleminin manzaraları parnasyen bir şairin kaleminden çıkmış gibi betimlenirken temel amacın iç veya dış doğayı tasvir etmek olmadığı bariz şekilde bellidir.

Şair, kepez şiirinde doğayı betimlerken insanı; insanı betimlerken doğayı anlatmıştır. Deniz, fırtına, yosun, balıkçı, dolunay, gece, yıldırım, bulut, dalga, gemi, sünger, inci vb olan doğa ile alakadar kavramların hepsi de aslında şairin hayatını, tecrübelerini, hislerini, mizacını, hayat karşısında aldığı tutumları ifade eden mecaz anlamda kullanılmış betimleme unsurları olmaktadır. Kısaca şiir bir deniz kıyısında dalgalara, fırtınalara, yıldırımlara sürekli maruz kalan; pek çok dramatik olaylara şahit olmuş onurlu ve başı dik bir yalıyarı betimlemek amacıyla yazılmamıştır. Bu bakımdan şiirde parnasyen bir şairin bakış açısından söz etmek zor olacaktır.

Şiirdeki bu bakış açısı batılı şairlerin henüz ulaşamadığı, divan şairlerimizin ise yüzlerce yıl evvel ulaştığı bir bakış açısıdır. Doğayı anlatırken aynı zamanda insanı ve insana dair ruhaniyeti de aktarıp hissettirmek; bunu mecazlar ve muhayyile ufkundaki derinlikle sağlamak mertebesine batının şairleri henüz varamamıştır. B. Karakoç’un şiirindeki bu tefekkür, imge ve sanat derinliği, divan şiirinin karakterinden gelen geleneksel şiirin miraslarından gelir.

Bu sebepten, B. Karakoç’un batılı şiire benzemek amacıyla içi boşaltılan serbest şiirin içini geleneksel şiir zenginliğimizin bakış açılarıyla doldurmaya çalıştığı rahatça fark edilir.

Şair, yalıyarla özdeşleşerek geçmişten bu güne görüp yaşadıklarından kalan izlenimleri anlatır. Kör olan fenerler baktığı halde göremeyenlerin sembolüdür. Ömründeki kara günleri fırtınalar istiaresi ile izah eden şair, deniz istiaresi ile hayatta ve hayatındaki olan bitenlere anlam verebildiğini izah eder. Hayatın buhranlarını fırtınaya benzeten şair, en kötü sonuç olan ölümden korkusuzluğunu ifade etmektedir. “ Korkunun şapkasını kapkara bir dala asması” imgesi ile özgün bir benzetme yapan şair, deniz ile yaşam arasındaki ilintileri gidip gelmeyen sünger ve inci avcıları ile kurmaktadır. Kıyılarda ağlaşanları meleyen oğlaklar ve kuzulara benzeten şair, denizde ve yaşamda meydana gelen dramlara benzer yaşadığı faciaları hatırlamaktadır. Fakat bu faciaların hepsini izah edemeyen veya etmeyi arzu etmeyen suskunluğu türkülere yüklemiştir. Mutlu anlardan ziyade bedbahtlık sunan hayatın girdapları ekmek telaşına düşmüş geçim dünyası derdindeki martılarla aktarılır. Hayatını idame etmek derdi ile yok olan seneler, çırpınış ile geçen ömürler anlatılır. “Şıngır mıngır kristal ömürleri
Ne çığlıklar işittim rüzgârlardan “ Mutluluklar şıngır mıngır tuz buz olan camlara benzetilir. Sevinçler kısa sürerken; mutsuzluk, çığlıklara dönüşen rüzgâr gibi süreklidir.

Şiir, son iki bendinde önceki bentlerden farklı bir cihete girerek yalnızlık ve temasına yönelir. İç diyalogun daha da belirginleştiği bu iki bentte şairin mizacına ve hayat anlayışının belirgin hale geldiği görülür. Kepez uyarıcısı ile kendi hayatının “ Süslü göğüslü Tarih-i Kadim” inin muhasebesini yapan şair, şiirin son iki bendinde erdem, onur ve inanç anlayışını ifade eder.

Şiirin, önceki birimlerinde yalıyarların görüp şahit oldukları ile kendi görüp şahit oldukları arasında ilintiler ve bağdaştırmalar kuran şairin son iki şiir biriminde Kepez ile kendi arasında mizacı ve fiziki görünümü açısından da bağdaştırmalar kurar.

Şair, kepezin dalgalar, fırtınalar, şimşekler, görüp yaşadığı tüm acılara rağmen dimdik ve ıslak duruşu ile kendi fiziki durumu, mizacı ve haleti ruhiyesi arasında benzerlik ilintileri kurar. Her şeye rağmen kimseye minnet etmeyen, boyun eğmeyen, başını ezdirmeyen, çıkarı için el etek öpüp, yerlerde sürünmeyen, beş vakit gül suyu ile yıkanan temiz ruhunu ve görünüşünü kepezin fiziki duruşuyla özdeşleştirir.

Uzanıp okşamak isteyip de elde edemedikleri için küskünlüklerde yaşayan, kolları kırık kalan şairin, dargın ve kırgın gönlündeki hissiyat son bentte ifadesini bulur. Şairin gördükleri ile içselleşen, umduklarına küsen gönlü, yaşamındaki fırtınalardan kalan izler, uğradığı sukutu hayaller, kolu dalı kırılmış, asırların kemirdiği izlerle kıyıda dimdik duran yalıyarın duruşunda ifadesini bulur.

Kepeze bakan şair, kendini görmektedir. Kepez, şaire benzer biraz; kepez biraz şairdir.

Görüldüğü gibi şiirde anlatmak, tefekkür yapmak, özgün imgeler bulmak, söz sanatlarına başvurmak, ahenge değer vermek şair için elzemdir. Serbest tarzda yazılmış bu şiirde Türkçenin ifade güzelliğini arttırmak, Türkçenin dil özelliklerine ve dize kurgularına saygı duymak, anlaşılır ve alışılmış bağdaştırmalarla imgeler kurmak, şairin şiirden anladıklarını ortaya koyan tavırlardır. Şair, şiirde ölçü bakımından serbest ve yenilikçi, şiirin öz değerleri açısından gelenekçi bir tutum içindedir.


Geleneklerden beslenerek modern şiire ulaşmak niyeti şiirde bariz bir şekilde ortaya çıkar.

Yeni bir şey söylemek için eski ve yeni olan her şeyden faydalanmak gerektiği ön düşüncesinin şiirin içeriğine ve şekil özelliklerine yansıdığı iddia edilebilir.

Şiirde noktalama işaretlerinin kullanılmayışı açısından ikinci yeni şairlerinin tutumları izlenmiştir. Fakat hiç olmazsa dize başlarındaki seslerin büyük harflerle başladığı da gözden kaçmamaktadır.

Şiirde, doğru anlatıma ve ifadeye özen gösterildiğinden eleştiri konusu olabilecek bir ifade bozukluğuna rastlanılmamaktadır.

Şairin kendine özgü bir üslup oluşturduğu söylenebilir. Şiirde özgünlüğe halel getirecek bir etkilenmeden söz etmek bir hayli güç olacaktır. Şiir, konusu, bakış açısı, şaire özgü tefekkürü, şairin mizacını ve hayat anlayışını ortaya koyan bakir dizeler, imgeler ve bakış açısı ile yazılmıştır. Herhangi bir tesir ispat etmek bir hayli zorlama ile ancak mümkün olabilir.

Buna rağmen şairin bu şirinde farklı bir şiir izleği oluşturduğu, şiirde yeni bir yol yolak meydana getirdiği, ekol yarattığını iddia etmek de doğru olmaz.

Zaten şiir, fark yaratmak, ekol oluşturmak, şekil, içerik, imge ve söyleyiş yönünden bir tarz meydana getirmek amacında da değildir.


Şiir, eski ve yeni şiire ait teknikleri bir arada kullanan, özgün bir Bahaettin Karakoç şiiridir.

DEVAMI : http://www.edebiyadvesanatakademisi.com/elestiri/siir-inceleme-ve-edebi-tenkit-bahaettin-karakaoc-kepez-2.html

Cumartesi, 21 Ağustos 2010 10:10 tarihinde güncellendi
 
Munzur Dağlarında Gülabioğulları PDF Yazdır E-posta
Yazılar - Denemeler
Yazar Kemahlı   
Cumartesi, 21 Ağustos 2010 12:28

MUNZUR DAĞLARINDA GÜLABİOĞULLARI

Biz Gülabioğulları olarak yüzlerce yıl var olmuşuz, var olduğumuz sürece Munzur Dağlarına yaslanmış, kaçınca Munzur Dağlarına saklanmış, kızınca Munzur Dağlarına çıkmışız.Munzur Dağlarını yoldaş edinmiş,sırdaş bilmişiz.Munzur Dağları daha bir dost görünmüş gözümüze yüksekliğinden midir bilinmez ama Munzur Dağlarını daha bir yüce bilmişiz.Munzur Dağı öyle haşin bir dağdır ki ezelden beri isyancıların doğal kalesidir ve özündedir kendisine sığınan hiçbir isyancıya ihanet etmemiştir.Dolayısıyla Munzur Dağı dağların en delikanlısıdır.

Belki Anadolu\'nun,Munzur Dağlarının dağlık coğrafyasıdır bizi burda yurt edinmeye iten
sebeplerden birisi,yoksa niye daha doğuda durmamışız yada batıya gitmemişiz.1938-1947 yılları arasında Malkara\'da 9\'sene sürgünde kaldığımızda daha fazla dayanamayıp Munzur Dağlarının eteklerindeki Brastik köyümüze tekrar geri dönmüşüz.

Munzur Dağları güven vermiş bize ve biz Munzur Dağlarını çok sevmişiz. Güneş\'in
kutsal,Rüzgar\'ın asi olduğu,ateşin suyla söndürülmediği,insanların savaşlara,isyanlara
ve sürgünlere mahkum edildiği,Kartal\'ların doruklarına yuva yaptığı,yaz sıcağında karları
erimeyen,geçit vermeyen,yol kesen,Munzur Çayı\'nın aktığı,Fırat Nehri\'nin geçtiği,Gülabi
Ağa\'nın Dersim\'den çadır ile gelip Brastik köyünü kurduğu ve burayı torunlarına ebedi yurt olarak bıraktığı,Halil Ağa\'nın değirmen yaptığı,Aziz Ağa\'nın Kıratını şahlandırıp etrafa hükmederek yiğitliği ile nam saldığı,Hanım Ağa\'nın \"Kemah\'lıların Çay Sevgisi\" öyküsünü söylediği duman duman pare pare Munzur Dağları için ağıtlar söylemiş,hüzünler beslemişve türküler yakmışız.

Munzur Dağları Brastikli Baba Halil için oğlu Aziz,oğlu Aziz için baba Halil gibi,Anne Hanım için kızı Hazal,kızı Hazal için anne Hanım gibi görünmüş bu Gülabioğullarının gözüne ve gözümüz hep o başı dumanlı Munzur Dağlarında dolanmış.Gözümüzün yükseklerde olmasından değil elbette gurbetten yada sıladan bir haber beklerken burkulan yüreğimiz belki sükun bulur diye bakmışız başı dumanlı Munzur Dağlarına.

Munzur Dağlarının eteklerindeki Brastik Köyünde Kartal\'ların havalanıp Gülabi\'nin inadındakiAziz\'in cesaretindeki Misafirperver insanların Güneş\'in altında toplanıp güne Tandır EkmeğiTulum Peyniri ve Filiz Çayı ile Merhaba dediği sabah başlamıştır.

Biz Gülabioğulları olarak, Anadolu\'nun Yiğit evlatları olarak Munzur Dağlarına ne kadarda
benziyoruz değil mi. Bizi bilenler biliyor, bilmeyenler her zaman bildi \"Munzur Dağları ses verdiği zaman\".

İbrahim SEVİNDİK
Herkese Sevgiler

Cumartesi, 21 Ağustos 2010 09:53 tarihinde güncellendi
 
BaşlangıçÖnceki12345678910SonrakiSon



Sayfa 1 - 11
Şiir/Okunma
889/42509
Makale/Okuma
581/45982
Grup/Bülten
7/2
Forum/Mesaj
1/10
Video/Yorum
9/23
Galeri/Fotoğraf
47/679
Son Üyemiz
Mehmet ...
Toplam/Aktif
181/181

Beni Twitter`da takip et

HOŞGELDİNİZ

Facebook ile UYE Ol

Reklamlar

Yazı Reklamlar:
Ücretsiz Domain Hosting
Web Sitesi Kampanyası. Şimdi Siteler Hosting ve Domain Hediyeli Anahtar Teslimi...
Hostingler Sudan Ucuz
300 MB Alan 24,99 TL 'den Başlayan linux ve Windows Hostingler. Üstelik İsteyene Cpanel isteyene Plesk Yönetim Panelleri...
Harika Kitaplık Modelleri
Dekoratif,Farklı Kitaplık Modelleri Odanızın Havasını Değiştirin!

FACEBOOK HAYRAN KUTUSU